|
Toprak Sergen Röportajı
16.01.2007
Bağdat Caddesi.net
Ünlü oyuncu Toprak Sergen ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik...
Kendine özgü, çok yönlü, evliliğe değil aşka inanıyor, tangoyu seviyor, duyarlı, bazı dünya işlerinden hoşnutsuz; ama yüzde yüz pozitif ve yüzde yüz doğal...
Ses tonuyla insanı adeta bağımlı hale getirebilecek olan Toprak Sergen, kendine özgü yaşam tarzı ve çok yönlü sanatçı kimliği ile dikkat çekiyor. Konuştukça yeni yönlerini keşfetmeniz bir yana, hiç tanımasanız bile biraz dikkatliyseniz Toprak Sergen' i çözmeniz mümkün. O, adeta bir puzzle gibi. Tanımak, anlamak ve çözmek için sadece biraz sabır ve dikkat gerekiyor. Söylediği şeylerin her zaman arkasında duran, planlı programlı ve kendi dünyasını yaratmış, nev-i şahsına münhasır Toprak Sergen ile öyle derin konulara girdik ki bu röportajı birkaç kez okumanız gerekebilir. Arnavutköy Questo Brasserie'de gerçekleştirdiğimiz güzel sohbetimiz ile karşınızda Toprak Sergen...
B.C: Hoş geldin bagdatcaddesi.net'e ve hemen Toprak Sergen kimdir sorusuyla başlayalım!
T.S: Onu öldüğümde mezar taşıma yazıyor olsun insanlar özgürce...
B.C: Ne yazardı öldüğünde mesela mezar taşında, ne yazmasını isterdin?
T.S: Değişmeyen tek şey değişimdir yazabilir mesela, en azından benimle ve herşeyle ilgili olarak; hiçbir şeyin net ve doğru olmadığını anlarız böylelikle.
B.C: Ya da şöyle diyelim. Oyun bittiğinde şah da piyon da aynı kutuya konur, mesela.
T.S: Baak bu da güzelmiş.
B.C: Bunu da yazabiliriz aslında mezar taşına!
T.S: Bu da güzelmiş! Toprak Sergen kimdir sorusunun cevabını, herkes fili nasıl tarif ediyorsa öyle tarif etmeye devam etsin; ben Toprak Sergen' in kim olduğunu açıklamayayım. Çünkü zaten bir dolu Toprak Sergen var ortalıkta. Kaleydoskopa benzetiyorum ben kendimi.
B.C: O nedir?
T.S: Kaleydoskop çeşitli ve farklı açılardan baktığın zaman farklı görüntüler gösteren çok da eğlenceli bir alet.
B.C: Farklı açılardan baktığımızda farklı bir insansın yani!
T.S: Kesinlikle! Mesela insanlar dönüp bana şöyle soruyor? Ya nerelerdesin sen? ya da en zorlu soru ?Bu aralar bir projeniz var mı?? orada zaten o lafa kilitleniyorum. Muhabbet açmak için ilk akla gelen soru, burcun ne filandır ya, onun gibi bir soru bence o.
B.C: Kaç yaşındasın bu arada?
T.S: 38..Hatta artık 39 :) Gurur duyuyorum..
B.C: Sen kendini bir eğitimkolik olarak görüyor musun? Okumayı neden seviyorsun bu kadar?
T.S: Evet okumayı seviyorum, hala seviyorum. Neden hala? Çünkü okumayıp, mesela internetten indirebilirsin artık pek çok şeyi; ama kitap okuma denilen lezzeti tekrar keşfettim iki üç sene önce. Yaklaşık yirmi, yirmi beş tane falan başucu kitabım var...
B.C: Hepsini aynı anda mı okuyorsun?
T.S: Kesinlikle. Diskografi gibi. Sen de müzik arşivinden o anda ne istiyorsan onu seçmiyor musun. Kitapta da öyle "bak bu güzel" falan. O anda mooduma hangisi uyuyorsa onu okuyorum. Eğitim olarak diyordun...?
B.C: Hangi üniversiteleri bitirdin?
T.S: Gazi Uluslararası İlişkiler, onu üç sene okudum önlisans aldım bıraktım, Dil-Tarih-Oyunculuk okudum, ondan sonra Yönetmenlik Yüksek Lisansı yaptım Ama en güzeli sınıf arkadaşım dediklerim 1000 kişi kadar. 50x20=1000. Her sene ayrı sınıflarda okudum.
B.C: O zaman bütün okulu neredeyse tanımış oluyorsun?
T.S: İnanılmaz! Bir yandan mesela üç sene Kayseri' de de okudum ben Kayseri Koleji' nde, ne bileyim ailem yatılı okumak ilginç bir şeydir dediler, öyle de oldu (gülüşmeler). Değişik yerlerde değişik kültürleri tanıyor olmak çok güzel. İskenderun, Maraş, Adana, Antep, Konya, İstanbul, İzmir, Ankara; yatılı okuyorsun sonuç olarak. Yani eğitimin çok içinde olan bir aileden geldim galiba. Herkes okumuş yazmış ve okumanın yazmanın önemli olduğunun insanlara söylendiği bir çatıdaydım; dolayısıyla evet okumayı seviyorum.
B.C: Ama bu senin döneminde kaldı galiba. Bazı eğitimli ve maddi olanaklara sahip ailelerin çocukları pek okuma taraftarı değil, doğrudan hayata atılayım düşüncesindeler?
T.S: Haksız da değiller aslında, mesela ben bu kadar okuduktan sonra bunu söyleyebiliyorum. Tabi bir genelleme yapamam istisnalar kaideyi bozmaz; ama okulda okunan şey şu...Bence okulda hangi meslek dalı anlatılırsa anlatılsın 36.5 derece vücut sıcaklığında ve sabit kaynama ısısında ve falan diye giden temel ve olması gereken standartlarda anlatılıyor. Eğer okul gündelik hayatla link kurmamışsa bir şekilde, ki çoğunlukla böyle oluyor biliyorsun, o zaman kopmalar başlıyor. O yüzden de ne yazık ki eğitimsiz olanların okumadan çekirdekten gelenlerin başarısı, okuyanlar tarafından bir türlü anlaşılamıyor. Para kazandığım işlere diyeyim, 11 yaşındayken başladım. Dolayısıyla ikisi bir arada gitti aslında. Hem okuyordum hem de çalışıyordum. Gayet de güzel ve dengeli oldu. "Ben acılar içinde okudum da, bizim aile fakirdi de" edebiyatından da çok sıkılıyorum. Ben kentliyim mesela, nasıl yapacağız!
B.C: Yapamayacağız galiba!
T.S: Yok yapacağız. Biz yapmazsak kimsenin yapacağı yok. Biz yapsak iyi olacak. Arkasında durmamızda yarar var; neyin arkasında duruyorsak duralım. Okumak yani dahası mı var, bilimsel olarak bilgi sahibi oluyorsun, öbür türlü bilmeden körlemesine atış yapıyorsun.
B.C: Peki sen okuduğun öğrendiğin şeyleri insanlara bir şekilde aktarmayı seviyor musun? Yoksa kendine mi saklıyorsun?
T.S: Hocalık denilen kavram bana hiç uygun değil. Çünkü eğitmenlik aslında bence çok sıkıcı bir şey. Neden? Mesela 250-300 tane falan dalışım var. Herhangi bir grupla dalışa gittiğim zaman onların çektiği sıkıntıyı çok net bir biçimde görebiliyorum. İşte bu kadar dalışla mesela bir kurs daha alıp direk eğitmen olabilecek durumdayım. Almam (gülüşmeler). Eğitmen olduğun zaman milleti aşağı indiriyorsun, suyun altındaki o duyguyu hissetme şansın yok. Halbuki sadece dalınca ve eğitmenlik yapmayınca sadece dalmış oluyorsun...Nefis. Ya da oyunculukta eğitmenlik yapıyorsan, sadece temel kriterleri ve bilgileri iletiyorsun; ama sen yapmıyorsun, çünkü birine gösteriyorsun. Birine göstermekle senin yapman farklı şeyler. O yüzden hep eğitimime devam ediyorum. Kendimi eğitmeye, okumaya devam...Ben bir disipline giriyorum o disiplini belli bir noktaya kadar ittiriyorum sonra o belli bir yerlerde kendi kendine tınlamaya başladıktan sonra başka bir disipline geçiyorum. Tango, futbol, kayak filan hep öyle.. Onun bir şekilde içine giriyorum; ondan sonra başka bir şey, başka bir şey, başka bir şey. Puzzle gibi, büyüdükçe büyüyor puzzle.
B.C: Sen de söyledin okumuş, tiyatrocu bir aileden geliyorsun. Annen de baban da tiyatrocu?
T.S: Yok babam tiyatrocu, annem ev hanımııydı benim. Ev hanımı hiçbir zaman olmadı benim annem ama. Yani annem ODTÜ Mimari kazanmış sonra babam kandırmış onu, evlenmişler. Ondan sonra da ben doğmuşum falan. Annem o arada takılamamış, yönlendirme kısmına geçememiş, hayatında okuduğu şeyleri pas geçmek zorunda kalmış.
B.C: Sanata yönelme fikri ailen sayesinde mi ortaya çıktı? Yani baban mı itekledi bizim çocuğumuz da sanatla ilgilensin diye? Yoksa sen kendi kendini mi keşfettin?
T.S: Yok babam hiç istemiyordu. Çocukluktan beri ilgilenmiyorum aslında zaten doğal olarak olayın içindeyim. Düşün ki evin bölümleri nedir işte; yatak odası, salon, mutfak, tuvalet. Bir de sahne benim için. Çünkü zaten gelen giden tiyatrocu, e hep tiyatrodan konuşuluyor. Babam sahneye çıkıyor, zaten o sahneye ben hep çıkıyorum. Sahne boşken de çıkıyorum, doluyken de çıkıyorum; ama sahneye çıkıyor anlamında çıkmıyorum. O sahne benim oynadığım yerlerden biri, dolayısıyla belki o oyun kavramıyla bu oyun kavramı birbirinin içine giriyor. Belki de o yüzden mesela şey değilimdir ben hiç yani, herhangi bir projeye giderken heyecanlanmak, konsantre olmamak, -ona kayısı konsantresi diyorum ben- olmadı hiç. O anda ordasın, dolayısıyla o anda çıkıp YAPARSIN. Tabi ön hazırlık gerekli. Mesela nasıl futbolcular antrenman yapmak zorundalar onları yapıyorum. Ama o an, yani event anında çok sakinimdir, normalimdir zaten normal olmazsan da hissettiğini aktaramazsın ki. Belki onun bir avantajı var. Babam şöyle derdi; ne olacaksan en iyisi ol. Okula bile gelmedi ki yani. Ben okulu birincilikle kazandım, birincilikle bitirdim. Bitirdiğim oyuna da gelmedi, kazandığımda da gelmedi, sınavlara girdiğimde de yoktu. Çünkü o da şeyden korkuyordu anladığım kadarıyla, Semih Sergen' in oğlu hani torpil olur, iş başka yerlere döner diye düşündü herhalde -de yani biz de oralardaydık. Bunu sonra konuştuk gerçi; ama o dönem biraz kızgındım neyse boşver. Geride kaldı onlar.
B.C: Hala kızgın mısın?
T.S: Yok canım meselemi çözdüm (gülüşmeler)!
B.C: Çok yönlü bir sanat hayatı içerisindesin. Neredeyse her şeyi yapıyorsun. Peki neden tek bir alana yönelmek yerine bir çok alanda çalışmayı tercih ettin? Başka bir deyişle neden tek bir alanda zirve yapmak yerine bir çok alanda en iyiyi yakalamaya çalışıyorsun ve fakat zaten bunların bir kaçında zaten zirve yapmış durumundasın?
T.S: Thank you soo much honey! (gülüşmeler) O kadar güzel bir şey soruyorsun ki. Benim için o kadar da değerli bir şey söylüyorsun ki. Sinir oluyorum zaten tek bir branşa insanları yönlendirme kilitlenmesine!
B.C: Aslında bu soruya bağlı olarak bir soru daha sorayım ikisini birden cevapla istersen. Senin her şeyi bir kez yapmaktan zevk aldığını okumuştum bir yerde. Bu şekilde tükenme tehlikesi içerisine girmez misin?
T.S: Tamam. Neden birden çok alan? Çünkü komple sporcu diye bir tabir varsa eğer -ki var- onu daha çok seviyorum. Bir branşta çok iyi olabilirsin. Böyle bir örneği okuldayken söylemişti birileri bana; adamın biri 42 yaşındayken dünyanın en iyi Üçüncü Richard oyuncusu olarak kendini tescil ettirmiş. Ee. şimdi o adam mesela senin sevgilin, o adamla muhabbet ediyorsun başka ne konuşur ki o, hababam üçüncü richard, üçüncü richard bir de üçüncü richard (gülüşmeler). Konu döner dolaşır bir daha üçüncü richard. Öyle biri olmak istemiyorum. Mesela eğer sporcu olsaydım muhtemelen dekatloncu olurdum. Dekatlon. 10 branş; yani yüzüyorsun, bisiklete biniyorsun, atletizm var işin içinde filan. Zaten sıkılırsın hep aynı şeyde, aynı branşta olmaktan..İnsanlar sıkılıyorlar bence, söylemiyorlar etmiyorlar ya da söylüyorlar ama yapılacak bir şey yok. Bir süre sonra çok geç olduğunda anlıyorlar ki çok sıkıcı, o zaman başka bir şeyler yapalım diyorlar. Ben onu, belki çok erken yaşta başladığım için kendime bir disiplin olarak bir kültür olarak oturtmaya çalıştım.
Bir de tabi bunların birbirine değen şeyler olması gerekiyor. Oyunculuk yapıp oyunculuğun hemen arkasından kendime peyzaj mimarisi ki o yine olabilir peyzaj mimarisi yine sanat ile ilgili, tasarım filan birbirine yakın- ne bileyim jeoloji mühendisliğini seçmezdim. Yani oyunculuk ordan tiyatro oyunculuğu, ordan televizyon oyunculuğu; televizyon oyunculuğu içinde mesela drama; dramayı bitirdin o zaman komedi dizisi yapmak lazım; komedi dizisi yapıp bitirdin, hadi o zaman çocuk programı yap, işte belgesel, yarışma programları; kadınlara yönelik yarışma, çocuklara yönelik yarışma programı, PT 1 (prime time) yarışma programı, bilgi yarışması, sabah kuşağı yarışma programı; işte reklam seslendirmesi; seslendirme yaparken ses teknisyenliği, ses teknisyenliği yaparken bu sefer o bütün tasarımın diğer tarafları, bu sefer haydii montaj kısmına doğru geçiyorsun. İşte öbür taraftan dönüyorsun mesela müzik. Müzik zaten bu işin içinde olan bir kısım. İşte dans mesela, diye gidiyor.
Okulda bunlar belli zamanlar içinde kalıyor. Dans dersi mesela haftada 3 saat. Benim okulda en başarısız dersim danstı. Geçen sene son dizide bir Gamze Özçelik faciası yaşandıktan sonra; dedim ki bir dakika bırak onu bunu, boşver hataları yanlışlıkları, eksiklikleri. Sen kendine dön bak, aynayı kendine çevir, ne eksikliğin var; dans...Neyi seviyorsun dansta? Tango! Hadi o zaman. Hepsi bilinçli seçim ama. A ben onu da yapayım yok. Öyle bir şey yok, o zaman o maymun iştahlılığa dönüyor. Şimdi iki seneyi tamamladım, çok fazla kilometre yaptım, antrenman yaptım, workshop yaptım, yabancılarla birlikte çalıştım, burada çeşitli eğitmenlerle çalıştım, kendi kendime çalıştım. Yeni bir şeyin içine girmenin -ki ben utangaç bir tipimdir yani ilk hamle benden gelmez, kendime ait bir dünyam vardır, çok fazla açık etmem hatta bazen direk ittiririm, neyse bunları duymamış ol-. Zorluğu benim için çok.. O zaman "bir dakika abi önce bir öğreneyim"
Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu diye boşuna mı diyorlar. Arkasından bir laf daha var yine çok iyi; -bir insan; bir şeyi biliyorsa bildiğini de biliyorsa arkasından git, bir şeyi biliyorsa bildiğini bilmiyorsa anlat, bilmiyorsa bildiğini zannediyorsa hemen uzaklaş, bilmiyorsa bilmediğini de bilmiyorsa acil kaç. O temel özellikleri öğrenmeden yaptığın hiçbir işi en azından zevkli ve keyifli yapamazsın. Hani bazılarından para kazanırsın, o işi profesyonel diye adlandırılan kısmı -bence profesyonellik o da demek değil- çok daha başka şeyler demek o ya neyse.. Yani insanları böyle yönlendiren aileler "evet yavrum, işte olacaksan bilmem ne ol" diyenler fena...Sıkıcı olur o tip, çok sıkıcı olur, karşısındaki bunalır ondan.
B.C: Ya yapacak bir şey bulamazsan?
T.S: Bulurum! Hiiç merak etme. Bulurum! (gülüşmeler)
B.C: Aman yarabbi!
T.S: Dünyada o kadar çok şey var ki yapılabilecek.
B.C: Salsa öğrenebilirsin mesela?
T.S: Mesela. Aynen öyle. Bu arada Haziran'da bu arada Dünya Salsa Şampiyonası yapılıyor. Bilginize...
B.C: İnsanlara seninle ilgili düşüncelerini sorduğumuzda genelde olumlu konuşuldu. A biz çok severiz o adamı dediler mesela. Sana gelen tepkiler neler yaptığın işlerle ilgili? Hiç olumsuz eleştiriyle karşılaştığın oluyor mu?
T.S: Olmaz mı, yani olmama ihtimali olabilir mi?
B.C: Olamaz, çünkü hiç kimse kimsenin gözünde mükemmel değildir!
T.S: Kesinlikle! Senin beğendiğin özelliklere sahip olmayabilirim. Bu iş; insanların fili tarif etmesi gibi. Bizler birer filiz, bütün insanlar birer fil ve herkes fili bir şekilde tarif ediyor bilip bilmeden.
B.C: Canını sıkıyor mu peki olumsuz eleştiriler?
T.S: Yok hayır. That's the name of the game boy. Başka türlü bir kuralı yok. Bir ürünü ortaya çıkarıyorsun ya da sen bir ürün olarak ortaya çıkıyorsun. Ondan sonra o ürünle ilgili insanların fikirlerini kafaya takarsan, olduğun yerde sayar durursun. İnsanlara kendimi anlatmama gibi de bir özelliğim var. Çünkü çok zor karşındaki seni ne kadar ve ne şekilde anlayabiliyorsa sen o kadar osun. Dolayısıyla kendini anlatarak vakit kaybetmektense kendimi geliştirmeyi tercih ederim.
B.C: Olumsuz ne şekilde eleştiri geliyor sana?
T.S: Beğenmemeleri olabilir, eksik bulmaları olabilir, yani vardır bi dolu bilmiyorum. O kadar çok şey olabilir ki.
B.C: Gelip söylemiyorlar mı sana?
T.S: Çok kalmıyor bende. Ama çok teşekkür ederim ki beğenenlerin sayısı, ilginç bulanların sayısı, kafalarında beni değişik bir yerlere koyanların sayısı, koymayanların sayısından çok daha fazla. Tabi genel olarak karşı cins beğeniyor (gülüşmeler). Bu da beni çok mutlu ediyor; doğal olarak. Hemcinslerimin beğenmesindense karşı cinsin beğenmesini tabi ki tercih ederim. Bir şeyi biri beğenmiyor olabilir ve evet yine de yaparsın. Önemli bir duygudur birilerinin seni beğenmemesi; ama eğer ona kilitlenirsen hiçbir şey yapamaz hale gelirsin, cevap hakkı isteyip durursun sürekli olarak. Vakit yok ona.
B.C: Peki bize günlük yaşantında Toprak nasıl biri bahseder misin? Günlük yaşantında da oynadığın zamanlar oluyor mu?
T.S: Ben eve iş getirmem! (gülüşmeler)
B.C: Tamamen farklı mısınız o zaman?
T.S: Yok mümkün olduğunca yakınız. Bir dolu var bir de. Bir dolu Toprak Sergen var.
B.C: Tamam evet bir dolu Toprak Sergen var, anlıyorum; ama evinde yaşayan Toprak nasıl biri? Mesela sabahları ne şekilde kalkar, günü nasıl geçer?
T.S: Ne zaman nerde ne yapacağımı ben dahil kimse bilmediği için mesela sabah ne zaman ne şekilde kalkacağımı da yine kimse bilmez. Ama çok planlıyımdır. Zamanlamalarım çok önemlidir, gördüğün gibi, dokuz dedik saat dokuzda buluştuk. Check etmek için mailleştik, haberleştik, okeyleştik. Öyle olmadan zaten uzayda yok olur gidersin İstanbul gibi sınırsız enerjilerin kaosta dolaştığı bir yerde kendinden geçebilirsin, darmadağın olabilirsin. Geçenlerde internetten bir mail gelmişti. Modern hayatta ve kentte yaşayan bizlerin durumuyla ilgili. A bir dakika ya benim bunu çözmem gerekiyordu diyorsun tam onu çözerken a kordonu kopmuş dur kordonu düzelteyim diyosun ama bak bu da burada kalmış bunu mutfağa götüreyim filan derken kopup gidiyorsun bambaşka bir tarafa. Mümkün olduğunca o gün ne yapmam gerekiyorsa onu yaparım ve ona kilitlenirim. Çok planlı programlıyımdır. Mesela biri hemen iki gün sonrası için bir şey söylediyse -çok özel bir şey değilse- asla yapmam. O günlerde ne yapacağım zaten bellidir. İkincisi Toprak ve Toprak Sergen birbirine çok yakın; ama ne kadar çok Toprak Sergen olursan Toprak o kadar erozyona uğruyor. Dolayısıyla önemli olan Toprak'ı sağlam tutmak. Toprak'ı sağlam tuttuktan sonra istediğini yetiştirebilirsin, istediğini dikebilirsin o Toprak'a.
İmajlarımızın altında yok oluyoruz biliyorsun ya da kendi kendimizi oraya transforme ediyoruz, ya da birileri bizi oralara transforme ediyor. Mesela pek çok insan beni Ay Işığında Saklıdır'daki Uygar gibi zannediyor. Evet Uygar gibiyim Uygar da benim gibi ama hangi özellikleri onu hiç bilemem onu söylemek de istemem, onunla da uğraşmam ayrıca. Ama ne kadar çok Toprak olursam o kadar iyi onu biliyorum ve onun için de çaba sarfediyorum. Öbür türlü sahicilik kavramını yitiriyorsun gündelik hayatta. Gündelik hayatta sahiciliği yitirdiğin anda oynadığın rollerde sahici olma ihtimalin yok; çünkü sen sahici değilsin ki senden bir şey çıkarıp oynayasın.
B.C: Oynadığın rollerin etkisinde kaldığın oluyor mu peki?
T.S: Oluyor, ruhunu katmıyorsun demektir öbür türlü.
B.C: Eve geldiğinde kendini o rolden çıkamamış bulduğun oluyor mu?
T.S: Yok artık. Oyunculuğun yüzde doksanı zaten beklemek. Anthony Hopkins, bize beklemek için para veriyorlar, zaman zaman da oynadığımız için verdiklerini hissediyorum gibi bir şeyler demiş. Yani oyunculuk öyle dışardan görüldüğü gibi ya da çoğu insanın zannettiği gibi degil; "ne var oraya gidiyorlar, iki tane de laf ediyorlar" diyolar ya. Keşke hakikaten öyle olsa, o kadar çok bekliyorsun ve o kadar farklı şeyleri bekliyosun ki. Sahneye ya da sete ya da performansa ya da herhangi bir şeye çıktığım anda bir işin en fazla üç tekrarına izin veriyorum kendimle ilgili olarak. Ne kadar çok versiyon denersen o kadar kafan karışır abi. Kafayı karıştırmaya gerek yok direk meseleyi ortaya koyarsın ne olduğunu konuşursun ve çözersin.
B.C: Toprak Sergen yalnızlığı seviyor mu?
T.S: Toprak Sergen yalnızlığı sevmez.
B.C: Peki Toprak seviyor mu?
T.S: Toprak sever. Aslında Toprak da yalnızlığı sevmez, tek başına olmayı tercih eder Toprak. İkisi farklı. Yani yalnızlık lezzetsiz, çoğu insana mutsuzluk veren bir kavram. Tek başına olmaksa bence şu, hepimiz tekiz, doğduğumuz andan beri tekiz, hepimiz bireyiz; birey olmaya çalışmanın bence anladığım ve hissettiğim kadarıyla temel yolu da tek başına olmaktan geçiyor. Yani mesela ata ocağından, koca ocağına gibi saçmalıklar yaşıyor Türkiye'de. O yüzden bu "tek başınalık" kavramı bir türlü gerçekten insanların beynine yer etmedi; mesela kızların çoğunluğu genelde böyle oluyor ne yazık ki, ailesiyle birlikte ondan sonra evleniyor kocaya gidiyor...Tek başına hiç yaşamıyor. Bi de deniyor ki "ayaklarının üstünde dursun", e tek başına olmadığı sürece nasıl ayaklarının üzerinde duracak ki, yani bir izin ver. Denize girmeden yüzmeyi öğrenemezsin, yüzmenin temel teknikleri birileri tarafından sana anlatılıyor olabilir, kulacı nasıl atacağın nefesi nereden alacağın, kaç seferde bir alacağın amaaa yüzmeden bilemezsin bunu. Yüzdüğün zamanda cesaret, güven hepsi gelir.
B.C: Hayvanlara ve doğaya karşı özel bir ilgin var. Belki de insanlardan daha çok seviyorsun bazı zamanlarda bu varlıkları, hayvan besliyorsun. Onun dışında dalıyorsun, doğa sporlarıyla ilgileniyorsun, kendini ayrı tutmaya çalışıyorsun sanki insanlardan. Peki bunlarla ilgili bir planın var mı ilerisi için, mesela büyük bir çiftlik kurmayı istiyor musun? Mesela kendi hayvanlarını besleyip büyüteceğin, ya da sebze meyve yetiştireceğin bir yer veya tekrar güneye inmeyi düşünüyor musun? Saptamalarım doğru mu bu arada?
T.S: O kadar net söylüyorsun ki bunları, demek ki diyorum sen beni hiç tanımıyor olduğun halde beni biliyorsun. Bu çok iyi bir şey, çok doğru geçiyor hissettiklerim ve alttan alta söylediklerim demek. Ben aslında şu anda "güney ütopyası" nın idol demeyeyim ama kişileştirilmiş hali gibi bir hale büründüm bi süredir. Film, reklam seslendirmesi, dizi film falan o taraflarla ilgili kısımlarda insanlar beni orada zannediyor. Bu sektörlerdeki insanların çoğunun beyninde öyle bir durum var; İstanbul'da yaşıyor; ama bir şekilde güneye yerleşeyim diyor.
B.C: Hala senin orda olduğunu zannedenler mi var?
T.S: Tabi. O küçük bir bilmem neyim olsun gideyim orada yaşayayım gibi bir şey yapmak istediği için beni gayriihtiyari öyle beyninde tutmaya çalışıyor. Güzel şeyler yaşadım ve artık -I'm back in town..
İkisi bir arada olmadığı gibi sadece o da olmuyor, biz burada 5. viteste yaşıyoruz. Oradan oraya, araçlar, trafik, mail trafiği, bilgi bombardımanı. 5. vitese takmış gidiyoruz. Öbür taraf 1. bilemedin 2. vites. 5'ten 2.ye taktığın anda motoru paramparça edersin...Zaten beyni patlıyor insanların çözemiyorlar kilitleniyorlar; -güneş çok güzel doğuyor ,çok güzel batıyor.. ee ..Bir iki üç beş sonra ne oluyor. Sıkıldık mı biraz? İşte bahçeye domates ektik, işte orada da bilmem ne ağacı var eeee ..Ondan da mı sıkıldık:))
Galiba en güzeli şu; hem doğanın kökünden,hem uzaydan, hem yıldızların kayışından, hem teknolojinin nimetlerinden, hem metropol hayatının zevklerinden, hem dünyanın bütün şehirlerinden haberdar olmak..
Evet doğayı çok seviyorum, doğanın da çok peşindeyim. Doğada artık bireysellikten daha da uzaklaştığımı tahmin ediyorum; mesele -aktif- Greenpeace üyesiyim artık. İş öyle kendi küçük dünyamızda bir şeyler yaratmakla, onları büyütmekle falan olmuyor. Konya Çumra Ovası 15 sene sonra ova kavramını yitiriyor, çöl kavramını bile yitiriyor çünkü hiç burada su kalmıyor...Çocuklukta bize öğretilen tahıl ambarı Konya ovası artık bitiyor...Sadece orası değil yer altı, su altı, dağ, tepe, bayır, çayır filan da bitiyor artık..
Artık aktif hareket etme zamanı geldi, en azından benim için.
B.C: Var mı peki büyük bir çiftlik hayalin?
T.S: En iyi çiftlik arkadaşının çiftliği, en iyi otel arkadaşının oteli, en iyi tekne arkadaşının teknesidir. Kendini dünyanın herhangi bir yerine bağladığın anda kilitlenirsin orayaBütün dünya bizim. 40.000 km2... 15 sene sonra da ay var. Ay da bizim..15 yıl sonra oraya da gidilebilecek rahatça... Niye kilitleyeyim ki kendimi herhangi bir yerey (güzel laf oldu!-gülüşmeler) yerey parçasının üzerine.). Her yer olur..Her şekilde olur. İş ki zevkli olsun...
B.C: Şehir Tiyatroları bilet fiyatlarının 1 YTL olması hakkında ne düşünüyorsun?
T.S: Türkiye'de meslek kolları içinde en ağır olduğu konuşulan meslek kolu hekimliktir biliyorsun. Hekimliğinde içinde şark hizmeti diye bir şey var,işin en zor kısmı o derler. Bir de askerlik var işte. Yani iki sene bilmem nereye gidersin şark hizmeti. Ben okuldan mezun olduğumda oyunculuk stajı 1,5 seneydi. Oldu iki sene. Aradan üç ay geçti oldu üç sene, aradan sekiz ay daha geçti sınırsız sözleşmeye döndü iş. Böyle bir şey var mı ya??? :)) Orada ne yapacağım ben!. Bir tane açık bar, bir tane sinema salonu var. Sıkıcı, çok sıkıcı.İ stifa ettim. Onlar için de sonunda gelinen nokta bu işte; istifa!! İnsanları da, oyuncuları da tiyatrodan uzaklaştırdılar. Hiç başkalarına ..k atmasınlar; Tiyatronun değeri artık 1 YTL! Bazı insanları başımızda tuttuğumuz sürece tiyatronun değeri 1 YTL olarak kalacak! Belediye otobüsü gibi tiyatro... Korusunlar o zaman...
B.C: Türkiye'nin en iyi seslendirme sanatçılarından biri olarak gösteriliyorsun. Ne gibi zorlukları var bu işin ve nasıl seslendirme sanatçısı olunur?
T.S: Öncelikle teşekkür ederim. Oyuncu olmak gerekiyor. Mesela avukatlığı baroya girmeden yapsana, yapamazsın sistem engelliyor. Bizde sistem diye bir şey olmadığı için her şey girebiliyor içine. Sadece oyunculuk için değil; ama yapımcılık için de geçerli yani sadece seçilen değil seçen de aynı durumda. Mesela TV'deki herhangi bir projeyi birileri yazıyor, birileri çekiyor, birileri yönetiyor, birileri kurgusunu yapıyor birileri prezante ediyor. Şu beşten matematiksel mantığa gidelim. Bunlardan en az üçünü bileceksin, diğer ikisini biliyor gibi olacaksın -ki %60 ları yakalamış olasın. O Beşini de bilmiyorsa, ama -YİNE DE O -seçiyorsa ne olacak. Valla mankenlere falan yazık oluyor;onlar piyon. Onlara da gazı verdin miydi havaya giriyolar; e, seçici sana öyle diyor!! Oralarda çok farklı şeyler dönüyor.
Sarı kurdelem sarııı. (Toprak Sergen'in sol üst göğsünde iğnelenmiş sarı bir kurdele duruyor, magazin kirliliğine karşı olanların taktığı bir şey). Hani halk istiyor reyting alıyor diyorlar ya, yok öyle bir şey. Ben reyting ölçer olan ev gördüm. Şimdi reyting ölçer olan evin modelini anlatıyorum; seçilmiş çekirdek Türk ailesi...Bu aile Gürpınar'da. Yani Büyükçekmece'nin oralarda. Adam devekuşu çiftliğinde çalışıyor, kadın ev hanımı yemek yapıyor evde sadece, obez bir erkek çocuk var, anne ve baba bu obez erkek çocuğun çok akıllı olduğunu düşünüyor. Her anne baba gibi yani, -bu arada Türkiye' de öyle de bir sorun var; zannetmeseler de biraz çocuğu rahat bıraksalar, neyse -bir tane de 16-17 yaşında bir kız. İşte televizyonun onların tabiriyle "müşterisi" bu kız. Kız sürekli televizyon seyrediyor. Çalışmıyor, anladığım kadarıyla okumuyor da ya da belki biraz okuyor. İki üç gün sonra kendimi alıştırdım kıza. Yan yana oturuyoruz, beraber televizyon izliyoruz. Ne seyrediyorsun dedim, bilmem dedi, hangi kanal açık dedim bilmem dedi. Hangi kanal açık görmüyor. Logoyu da görmüyor bu arada, belki de önemsemiyor. Ya da logo nedir bilmiyor. Belki daha da "mee" durumunda. Ne tip bir program olsun istersin dedim neleri seviyorsun? Fark etmez dedi, neleri istersin? Bilmem. Yani bu işte, bir takım çevrelerde bu!! İnsanların üzerinden rant elde etmeye çalışıyor. Ne yapıyor, halk istiyor diyor. Onun önüne ne koysan o yiyecek durumda. Önüne ne koysan ona da bakacak. Çünkü görmüyor ki sadece bakıyor. Dolayısıyla o bir büyük yalan. İdareciler de şöyle diyorlar; ama izleniyor, neye göre izleniyor. Kim neye göre izliyor, sen onu değiştirdiğinde öbürünü izliyor olacak. Zaten reytinglerde korkunç düşüş var. Artık çoğu insan reddediyor....Ben de onların temsilcilerinden biriyim. Hani reklam pastası diye konuşulan şeyler var ya...Bölündü! Niye, mesela 2 sene önce 25'den aşağı share aldığında iş yerden yere vurulurdu, şu an da 15 share aldığı anda göbek atıyorlar, zil takıp oynuyorlar. Fark etmiyorlar, Pompei'nin son günleri.... Bu zihniyetle devam ettikleri sürece bitecekler. Farklı hiç bir şey yaratmıyorsun. Yaratmadığın sürece de bitmeye mahkumsun zaten.
B.C: Uğraşların yüzünden kaybettiğini düşündüğün bir zaman dilimi var mı?
T.S: Yok, zaman çok göreceli bir şey zaten. Ben yaptığım bütün işi aşk ve tutkuyla yapıyorum. İş demeyeyim hayat benim özel zevkim aslında. Dolayısıyla bazan görünür haldeyim bazan değilimBazan bir şey yapıyorum bazea bambaşka bir şey yapıyorum; ama zaman kaybettiğimi hiçbir zaman düşünmüyorum. Yani öyle düşünürsem mutsuz olurum kendi kendimi mutsuz etmeye ne hakkım var ki.
B.C: Ünlüler çiftliği programına katıldığın için pişman mısın? Çünkü Toprak Sergen gibi düzgün bir adamın ne işi var dediler öyle bir yerde?
T.S: Evet. Beni rahatsız eden kısmı -üzen değil-, rahatsız eden kısmı, insanların güvendikleri insanları araştırmadan güvenlerini çok çabuk yitiriyor olmaları. Hele hele bu eleştirenler arasında bazılarıyla denk geldim şöyle diyorum, izledin mi, yok canım izlemedim bir de onu mu izleyeceğiz, izlemediysen ne konuşuyorsun. Bilemezsin ki ne olduğunu. Bilmediğin bir şey hakkında kendi kendine eleştiriyorsun; ama bilmiyorsun, görmemişsin bile ne olduğunu. Ünlüler Çiftliği hepimizin bildiği voyeur mantığının televizyona uygulanmış hali. Zaman zaman içine ünlü koyuyorlar, zaman zaman popstar mantığında şarkı söylemeyi çalışan yenileri söylüyor, yani bir mekanın içine izleyici ile gözleyici... daha çok voyeur mantığındaki insanları bir araya... Sadece Türkiye' de değil dünyada ortak bu. En yüksek reytingi de bu alıyor; çünkü insanlar kapı komşularının ne yaptığını çok merak ediyorlar biliyorsun. Mesela Ünlüler Çiftliği'nin montajının yapıldığı stüdyolardan biri, benim reklam seslendirmesi yaptığım stüdyolardan biri ve montajda bir kahkahalar geliyor, bir şeyler oluyor falan. Ne oluyor diye baktım, bir süre sonra gördüm ki gerçekten çok komik şeyler dönüyor orada. Bazıları gösteriliyor bazıları gösterilemiyordu bile. Çünkü ilk bölümde bizim ikinci bölümde olduğu kadar çok yayın saati de yoktu. Bizim ikinci bloğun yayın saati zaten rekor kırdı nihayetinde. Kanalın biri 24 saat yayındaydı. Baştan sona, full. Diğer yandan asıl kanal prime time' da 2.5 saat canlı yayın yapıyordu. Aynı zamanda da gün içinde, 25 dakikalık, 2 ya da üç kere özet görüntüleri gösteriyorlardı. İnanılmaz bir izlenirlik vardı! Yaptığım bütün her şeyi yüzme yarışmasına benzetiyorum. Yani ben yüzücülerden biriyim, kendi kulvarımda yüzüyorum. Benim yanımdaki kulvardaki yarışmacı isterse izleyiciye k..ını gösterir ister belden aşağı vurur. Kendini bağlar o beni bağlamaz. Dolayısıyla o insanların arasında ne işi vardı gibi bir sorunun anlamı yok.
B.C: Peki ne amaçla katıldın sen bu programa? Ne cazip geldi sana?
T.S: Birden çok. Bir; diğer şeylerde olduğu gibi bunda da görerek öğrenebilirsin;bunu da içine girmeden anlayamazsın. İçine girdim ve gördüm . İki; dünyada en çok reyting alan sistematik nedir? Bu! Böyle bir proje varsa içinde olmak çok iyi bir fikir. Yine ne olduğunu anlamak için...Üstelik de dünyada en çok reyting alan sistematiği görüp öğrenmiş oluyorum. Koluma bir bilezik daha takmış oluyorum. Üç; bizim ülkemize has bir sıkıntı; kötü adam oynama durumu. Kötü adam oynadığın zaman inanıyorlar. Beni kolumdan çekip -sen çok iyi bir insana benziyorsun, ya o kıza niye öyle kötülük yapıyorsun diyen bir dolu insan gördüm. Dolayısıyla bu insanlara karşı ismini bir kere temize çekmen gerekiyor çünkü; seni hakikaten kötü zannediyor,e değilsin. Dört; bazen mainstream projeler yapmak gerekir, tıpkı pek çok oyuncunun denediği gibi. Zaman zaman çoğunlukla independent projelerde istediğin şeyleri yaparsın, mainstream projeye geldiğinde de böyle çoğunluğa hitap eden şeyler yaparsın. Çoğunluğa hitap eden projelerde daha satüre olmuş ve daha elit izleyici şöyle der, a senin ne işin var orada. Nasıl olacak peki? Yani onu yapmadığın zaman ben sadece bunu yaparım falan e o zaman da "neredesin" diyorlar. Onlar bir de onlarla ne işin var derler...Açıkçası girene dek ben de onlardan biriydim. Popstar' da Barış'a SMS oyu atacaktım kendimi tuttum. Sonra anlıyosun ama. Barış çok başarılı ne var ki destek olsam?!! Ben "bize rağmen birinci oldum" diyorum zaten. Ben benim gibi düşünenlere rağmen birinci oldum. Paradoks işte... SMS atacağım şöyle dedim "ya saçmalama sen de mi atacaksın", e ama destekliyorsun niye atmayasın ki.... Sonuçta %42 mi 43 ile mi ne birinci oldum, ben de şaşırdım, yani ben de beklemiyordum açık ara birinci olacağımı. Bir yarışmaya girdiysem, oyun oynanıyorsa bir iddiası olmalı. Ben de oyunumu iddialı oynarım. Ben frikik kullanan oyuncuyum, kendimi öyle hissediyorum ..Sahaya frikik kullanacaksam çıkarım, yoksa ne çıkıcam.
B.C: Peki bir daha gel katıl deseler katılır mısın?
T.S: Yok aynı şeyi iki kez tekrarlamayı pek sevmediğim için katılmazdım. Mesela onun farklı bir versiyonu olduğunda, ilginç bir şeyse düşünürüz.
B.C: Bağdat Caddesi'ne hiç geliyor musun? Gittiğin özel bir mekan var mı?
T.S: Bağdat Caddesine çok az geliyorum. Mümkünse karşı tarafa geçmiyor kimse ve kendine orada bir hayat, yaşam alanı kuruyor. Ben Arnavutköy' de yaşıyorum ve oturuyorum. Bırak onu televizyonda yarışma programının çekildiği stüdyoya gitmiyorum trafik yüzünden. Trafik kabusu var hayatımızda. Yani dünyanın en güzel mekanı da açılmış olsa gidemiyoruz. Bağdat Caddesi' ne zaman zaman çok özel eventlerde gidiyorum. Bu eventlerden bir tanesi Fenerbahçe. Bir de benim çok sevdiğim bir iki tane arkadaşım var oralarda oturan. Zaman zaman trafiğin olmadığı anlarda ki bu daha çok gece oluyor, o tip durumlarda gittiğim oluyor. Çok da güzel yerler görüyorum; ama adlarını bilmiyorum; çünkü ilgilenemiyorum pek. Ama daha çok Caddebostan taraflarındayım gidersem. Bilmiyorum işte, arkadaşlarımın çok güzel dediği, çok beğendiği yerler olduğunda onlara eşlik ediyorum.
B.C: Alışverişi seviyor musun? Marka merakın var mı?
T.S: Marka denilen kavramı çok ciddiye alıyorum; Dolayısıyla, markanın ne demek olduğunu ve nasıl olduğunu çözmeye ve algılamaya çalışıyorum. Bence marka "butik" demek...Herkeste olan bende olmasın demek. Sırf ismi bilmem ne diye onu alıyorsan hiç bir zaman marka olamazsın, ha babam başkalarının markaları peşinde dolaşırsın. Hiçbir zaman öyle marka merakım olmadı.
B.C: Özel olarak alışverişe çıkıyor musun? Yoksa gördüğünü mü alıyorsun? Gerçi sen planlı bir insansın, muhtemelen alışveriş için de özel bir plan yapıyorsundur!
T.S: Tabi, alışverişteyken çok az vakit kaybederim; direk neyse o. Onun bir iki alternatifine bakarım, ondan sonra seçme yaparım ve hızla hareket ederim. Genelde spor giyiniyorum, çünkü spor yapıyorum. Daha çok sportif bir hayat yaşıyorum.
B.C: Sen birden çok kitap okuduğun ve çok fazla başucu kitabın olduğu için en son okuduğun kitabı soramıyorum!
T.S: Evet öyle ama istersen 4- 5 tane önerebilirim. Patrick Moore Gezegenler Klavuzu Tübitak yayınları, çok öneririm özellikle o tip konularla ilgilenenlere. Stephan Hawking Zamanın Kısa Tarihi, tabiî ki Robin Shoarma bol miktarda. Alper Canıgüz- Tatlı Rüyalar, Uygar Şirin- Büyük Deniz Yükseliyor, direk Oscar Wilde' lar. Direk O. Henry'ler. Redkid'ler kesinlikler. Martin Mystere'ler. Şairse eğer Ümit Yaşar Oğuzcan'lar, Orhan Veli'ler, Cemal Süreyya'lar, nasıl böyle bir cevher olduğunu anlayamadığım Attila İlhan'lar. Bir iki değil gördüğün gibi yani bir tane söylediğin anda diğer üçüne beşine haksızlık oluyor.
B.C: Bize film de önerebilirsin aslında?
T.S: Tabi ki. Pembe Panter mesela, The Game. Oliver Stone'lar tabi ki. Coen'lar. Saura'lar. Mesela Fight Club. U Turn.Ve tabii Closer...Gider öyle...
B.C: Sen müzikle de ilgileniyorsun hatta adı "Albüm" olan bir albüm de yaptın. Devam edecek misin müzik çalışmalarına?
T.S: Müzikle hep ve daima ilgileniyorum... Çok fazla müzik dinliyorum ve çok farklı türlerden. İyi olan herşeyi dinliyorum. İyi olan herşeyi yapmaya çalışıyorum, sadece müzikte değil hayatta da. Ben seçmem, ben yemek de seçmem. Nouvelle Vouge da dinliyorum, Müslüm Gürses de. Mesela çok başlarda bir dönem amatörce bir rock grubumuz vardı. Şimdiyse Tango hayatımda çok önemli bir yer tutuyor. Şimdi onun müzikleriyle ilgili bir şeyler düşünüyorum. Alpay'ın Son Tango diye bir şarkısı vardır ki onunla ilgili bir şeyler düşünüyorum. Performans projemse Closer. Onu Tango ile düşünüyorum. Tango da birebir ilişkiyi anlatıyor, Closer da. İkisinin bir arada çok yakışacağını düşünüyorum. Closer'ı sahneye tek Closer olarak koyduğun zaman bir halt yapmamış olursun. Zaten, metin yazarı yazmış, tiyatroda sahneye koyan çok iyi koymuş, yönetmen çok iyi film olarak aktarmış; şimdi sen onu alıp aynı şekilde sahneye koyduğunda ne olursun; Taklitçi!! Neden? Çünkü zaten adamlar yapmış...:)) Sen onun üstüne ne koyuyorsun!! Senin onun üstüne koyduğun senin dokunuşun, senin yaratıcılığın!! Bence yaratıcılık denen şey bu; varolanı aynen koyduğunda bir anlam ifade etmiyor.
B.C: Kadınların sana olan ilgisini ne şekilde tanımlarsın? Onun dışında ve evlilik ile ilgili hala olumsuz düşüncelere sahip misin? Zira bir röportajında evliliğe inanmadığını söylemişsin?
T.S: Evet aynen öyle. Evlilik kavramını yürütebilen insanlar var ve onun iyi olduğunu düşünenler de var. Ben onlardan değilim. Mesela ben evlenen arkadaşlarımın genellikle nikahlarına gitmem. Gitmezken de şöyle derim, arkadaşlar bu sizin iyi gününüz. Bu günde etrafınızda bir dolu insan olacak. Siz ne zaman boşanıyorsun o zaman beni arayın. Çünkü o zaman kimse olmuyor yanlarında. Ben aşka inanıyorum, sevgiye inanmıyor muyum, tabi ki inanıyorum ama aslolan aşk benim için...
B.C: Neden evliliğe bu kadar karşısın peki?
T.S: Çocuk muyuz biz, bak ateş yakar! Ateş yakarsa elini ateşe sokar mısın? Sokmazsın. Birliktelik yaşamak ise bambaşka bir şey mesela. Evlilik akittir biliyorsun. İşin içine akit girdiği zaman -bütün herkes aynı şeyi söylüyor-, bütün herşey bozuluyor, büyü bozuluyor. İşte o büyü "aşk" zaten. O lezzet kayboluyor. O yemeğin lezizliği gidiyor. Yani buzdolabında soğutulmuş bir şey var sen onu ısıtıyorsun. Belki benim için psikolojik ağırlığı daha fazla oluyor; çünkü görüyorum. Büyük çoğunlukla başarısız gidiyor, başarılıymış gibi oluyor. Başarılı olanlar da var. Ama istisnalar kaideyi bozmuyor yine. Ama az. Orantısal olarak az biliyorsun. Aaa dışarıya mutlu olarak gözükenler de var; ama bir süre sonra onlarda bitiyor Devam ederken bile öyle oluyor. Aynı evin içinde 15-20 yıl birbiriyle konuşmadan yaşayan insanlar yok mu, evli insanlar? Var. O işte sıkıcı sevgi kavramı. Dünya nüfusunun %54' ü kadın, % 46 civarında erkek var. Tüm dünyada 7 milyardan fazlayız. Biz bu dünyanın içinde yaşıyorsak, sınırlara inanmıyorsam ben, o zaman niye kendimizi kilitliyoruz ki. Hadi boşanmaya kalksana sıkıyorsa Türkiye' de. Boşanamazsın ki. Yani karşındakiyle sevgi ilişkisi bittiğinde bile boşanamazsın. A bir de şu var, beni tolere edecek kişi beni çok iyi algılamalı. Çünkü gerçekten çok fazla yönlüyüm ve özgürlüğüme çok düşkünüm. Ve tek başına olma kavramını çok değerli bir kavram olduğunu savunanlardan biriyim. Ama aşka ve onun büyüsüne ve seni altüst etmesine hep açığım o da ayrı tabii :)
B.C: Peki bu düşüncelerine rağmen ilişkilerinde süreklilik var mı?
T.S: Şöyle söyleyeyim biriyle -süre vermek istemiyorum şimdi o biraz zor olur ama- X süre vakit geçirirsin hiç unutamayabilirsin, başka biriyle Xx10 süre vakit geçirirsin hayatından çıkarmak için elinden geleni yaparsın. Biriyle 1 ay takılırsın, iki ay takılırsın, dört senenin çeşitli zamanlarında beraber takılırsın, başka biriyle dört sene sürekli beraber olduğundan çok daha etkilenirsin Ben öbür tarafım aslında, ben ötekiyim. Ben üçgenin üçüncüsüyüm. Üçgenin diğer ikincisinde birbirinden sıkılan iki kişi var, bense özgürüm. Evet ben biraz daha farklıyım;çünkü hani oturup beraber televizyon seyrederken sıkılan çiftin teki değilim ben.
B.C: Şu an aşık mısın?
T.S: Değilim. Ama çok oldum. Umarım hep de olacağım.
B.C: Seninle ilgili okuduğum şeylerde şöyle yazıyor. Kelime olarak aktarıyorum sadece. Ukala, yatak odası sesli adam, kibirli, hareketleri abartılı, tonlaması sinir bozucu. Sen bunları bizim için değerlendirir misin?
T.S: Bunların bazıları ekşi sözlükten galiba. Ben hoşlanmıyorum ekşi sözlükten.
B.C: Şimdi ben şöyle söyleyeyim. Bunların bir iki tanesi ekşi sözlükte yazıyordu. Diğerlerini parça parça okuduğum yerlerden buldum. Yoksa ekşi sözlükte seni seven sayısı da bir hayli fazla...
T.S: Sağ olsunlar teşekkür ederim. Ekşi sözlük adı üstünde ekşi. Ben ekşiden hoşlanmıyorum, ben daha tatlı şeyleri seviyorum, daha pozitif şeyleri seviyorum. Herhalde eminim ki hiç kimse de kendisiyle ilgili negatif eleştirilerden hoşlanmıyordur. Ben dünyanın çok olgun insanıyım da biri bana ukala diyecek, ben de ona a çok teşekkür ederim beni ukala bulduğunuz için, ne güzel yaptınız mı diyeyim. Neye göre, kime göre, nasıl. Ben bildiğim şeylere biliyorum derim. Bilmediğim şeylere bilmiyorum derim. Dolayısıyla ukala olduğumu zannetmiyorum; ama bildiğim şeyde de iddia ederim. Israr da ederim aynı zamanda. Çünkü biliyorsam eğer ve bilmek, ısrar etmek ukalalıksa, ben de ukalayım evet. Elimden geldiğince kelimeleri kavramları çok doğru düzgün seçmeye çalışıyorum. Eğer bu ukalalıksa ukala da olalım, ama değilim yani. Hakkımdaki negatif eleştirileri de -ki herkes bunu yaşıyordur elimden geldiğince tolore etmeye çalışıyorum. Ama çoğunlukla kulağım kapalı. Bak şimdi içinde bulunduğu platformu eleştiren kişi de o platformun parçasıdır. Anlayan anlar ama o zor anlaşılır bir şey. Mesela ben eleştirmemeye çalışıyorum. Adı üstünde negatif. Mesela şimdi film eleştirmeni diyorlar işi bu adamcağızın ya da kadıncağızın. Eleştiriyor. Bense yapmaya çalışıyorum. Çalışıyorum, yapıyorum da demiyorum. Yapıyorum desem ukala olurdum bak!
B.C: Evde yemek yapıyor musun?
T.S: Yaparım.
B.C: Yemek yapmayı yemeyi mi seviyorsun?
T.S: O kavram üzerine hele daha da acayip şeyler düşünüyorum. Ya niye biz sürekli herşeyi yemekte konuşmaya çalışıyoruz? Niye biz bir şeyi yemek haricindeki eventlerde anlarda değerlendirmiyoruz da, mesela niye bir sevgili diğerini yemeğe davet eder? Buna çok sık rastlıyorum, tamamen kilitleme yani beyinde tamamen kilitlenmiş bir şey.Yemeğe çıktınız mı? Yo çıkmadık. A sevmiyor o zaman seni? Niye yemek yemeye çalışıyoruz, niye sürekli yemek yiyoruz, niye insanlar şişkolaşıyor sürekli olarak. Büyük çoğunluğu farkında değil; çünkü sürekli yiyorlar. Yemek yapma konusunda da sadece balık ve salata yaparım. O da zaten buğulama falan yapıyorsam özel usulle. Yemek disiplinim benim çok belli bir disiplin aslında. Yani işte diyetik olabilecek bir yapıda veya uzakdoğu gibi. Daha böyle az pişirilmiş, böyle yağlı falan meze tarzı şeylerin hiçbiri yok bende. A lezzetsiz mi, çok. Ama olmuyor.
B.C: Araban var mı?
T.S: Var.
B.C: Markası nedir?
T.S: Markasını söylemem. Marka konusundaki düşüncelerimi söyledim!
B.C: Şimdi ben sana bazı cümleler söyleyeceğim. Sen de cümlelerdeki boşlukları dolduracaksın?
T.S: Tamam!
B.C: Hayatta yaptığım en büyük çılgınlık.....' dır.
T.S: Bana yaptığım hiç bir şey çılgınlık gibi gelmiyor ki!
B.C: Bu sene Fenerbahçe şampiyon olur; çünkü...
T.S: Çünkü hakettiğimizi düşünüyorum. Çünkü lineer gelişme kavramı eğer doğru bir kavramsa ki doğrudur, alt yapısı kuvvetli gelişme demektir bu.; Fenerbahçe ilk sene şampiyonlar ligine katıldığında 1 puan almıştı, ikicisinde yanlış hatırlamıyorsam 9 puan aldı.
Çünkü alt yapısı çok kuvvetli, çünkü taraftarı çok kuvvetli, çünkü dünyanın en büyük derbisinin takımlarından biri, iyi oyuncuları var, düzgün oyuncuları var, çalışkan ve yetenekli oyuncuları var, çünkü çok iyi bir antrenman disiplinine sahipler, bana kalırsa dünya standartlarında bir kaç oyuncuları var, altyapısı klüp kurgusu Türkiye standartlarının üstünde, başarısızlığı çok çabuk atlatmayı beceriyorlar, mesela Galatasaray maçının ikinci yarısı. Çünkü Fenerbahçe şampiyon olmayı hakediyor.
B.C: Ben Türkiye' nin en iyi.....' sıyım; çünkü.....
T.S: Yok öyle bir şey! (gülüşmeler)
B.C: Fotoğraf çektirmeyi seviyorum; çünkü.....
T.S: Çünkü fotoğraf çok özel bir anlatım dili. Ben en azından kendi adıma hem obje olmayı hem de sübje olmayı seviyorum. Dolayısıyla çekmeyi de seviyorum.
B.C: Ben en çok geceleri seviyorum; çünkü.....
T.S: Aa evet. Kesinlikle. Çünkü Oscar Wilde şöyle diyor; çoğunluk gündüzleri sever, azınlık geceyi. Gece trafik azalıyor. Gece herşey başka türlü görünür hale geliyor. Gece daha estetik. Gece daha yaratıcılığa olanak veriyor, daha az enerjiler var, gece farklıdır.
B.C: Ay Işığında ....... saklıdır?
T.S: Ay, bir bakış açısına göre dünyayla eş gezegen çiftidir. Ondan sonrasını insanlar yaratabilirler. Gördükleri gibi değildir ay. Herhalde ay ışığında da o var. Saklılık var.
B.C: İsmimi dört elementinden biri olan Toprak' tan aldım; ama kendimi en çok .......... elementine yakın buluyorum; çünkü...
T.S: Beşinci elemente. Yani aşka. Çünkü hepsi bir arada olunca olur o.
B.C: Bağdat Caddesi okuyucularına son olarak söylemek istediğim bir şey var mı?
T.S: Son söylemek istediğim hiç bir şey yok. Hiç bir şey son olmasın, her şey yeni bir başlangıç olsun.
B.C: Onun dışında benim sana sormadığım ama kendi kendine sorup kendi kendine cevaplamak istediğin bir soru var mı? (gülüşmeler)
T.S: Yok! (gülüşmeler). Onları yine kendi kendime sorup kendi kendime cevap veririm.
B.C: Vakit ayırdığın ve bu güzel sohbet için teşekkür ederiz...
http://www.bagdatcaddesi.net/v2/icerik.php?id=613
|